ÇOCUKLAR
Bir çocuk gördüm…
Boya sandığı elinde…
Yaşıtları okulda; o ise şehrin sokaklarında…
Soğuk bir kış günü; şehrin sokakları ıssız…
Mecalsiz bir şekilde önümde ilerliyor. Aynı hizaya gelince “Okula gitmiyor musun yavrum?” diye soruyorum.
Güneydoğu ağzıyla “Yok!” diyor…
İşte yokluk bu! “Yok oluş”, bu!
İçimden bir şeyler kopup gidiyor!
Dudaklarımda Yavuz Bülent BAKİLER’in SİVAS'TA YOKSUL ÇOCUKLAR şiiri:
Sivas'ta Ulu Camii avlusunda çocuklar,
Yalvaran gözlerle etrafa baka baka…
Açıyorlar küçük esmer avuçlarını:
-Emmilerim sadaka! Emmilerim sadaka!
Hükümet konağının yanında biri
Bir kemik kalmış bir deri...
'Boya cila yimbeş ,boya cila yimbeş' diye ağlıyor
Ve daha fırça bile tutamıyor elleri…
Garipler Pazarı'nda körpe çocuklar
Yorgunluktan güzelim yüzleri al al...
Öldüren bir çığlık dudaklarında:
-Boş hamal! Boş hamal! Boş hamal!
Nane satan su satan yetim çocuklar;
Şarkı söyleyemediler güneşe aya...
Biliyorum ne masal dinlemeye doydular
Ne oyun oynamaya...
Ve günahkâr çocuklar, suçlu çocuklar
Mahkeme salonunda bakarım dizi dizi…
Bu suç bizim suçumuz, bu günah bizim
Affedin bizi…
Gökteki yıldızlar kadar sayısız
Ah yurdumun kimsesiz ve yoksul çocukları
Anladım farkınız yok koparılmış başaktan!
Alın bu gözleri benden, alın bu yüreği artık
Utanıyorum yaşamaktan…
Bir çocuk gördüm…
Yaşı belli değil ama besbelli çocuk!
Elleri, yüzü katran karası…
Bir kaportacıda çırak; gülmek, oynamak ona çok ırak!
Ustası azarlayan ses tonuyla emirler veriyor. Çocuğun ağzı var dili yok! Verilen emirleri Japon robotları gibi yerine getiriyor!
Bir çocuk gördüm…
Yanında birkaç çocuk daha var…
Hafta sonu…
Soğuk bir Şubat günü bir dershanenin önündeler. Zilin çalmasını, dersin başlamasını bekliyorlar besbelli…
Çocuğun elinde dondurma; Temmuz ortasındaymış gibi dondurmayı yalıyor!
“Çocuk bu! Ne zaman ne yapacağı belli olmaz!” diyemiyorum!
Yarış atı gibi koşturulan zavallı çocuklar!
Ne çocukluklarından haberleri var, ne de ne yaptıklarından!
Bir eğitimci olarak çaresizliğimden utanıyorum! Başım önümde hızla çocukların yanından uzaklaşıyorum!
Kaçıyorum!
Bir çocuk gördüm…
Annesinin elinden tutmuş, bir oyuncakçı dükkânına doğru annesini çekiştiriyor. Annesi çocuğu azarlıyor. Çocuk bu, dinlemiyor! Israrla annesini dükkâna doğru çekiyor. Kadın birden öfkelenip çocuğun güzelim yüzüne acımasızca vuruyor! “Acaba bu insan mı?” diye başımı kaldırıyorum. Kadının yüzünün neredeyse yarısını kaplayan gözlüklerden ne tür bir mahlûk olduğunu anlayamıyorum!
Kadına bir şey diyememenin öfkesiyle insanlığımdan utanıyorum!
Bir sürü çocuk gördüm…
Kalabalığın önündeler. Nevruz’da polis amcalarına taş atıyorlar!
Ah memleketimin zavallı çocukları! Hainler tarafından kandırılmış, en ön saflarda terörün içine sürüklenmişler!
Polis amcaları tecrübeli… Çocukları çağırıp onlara çikolata veriyorlar. Az önce polislere taş atan çocuklar şimdi polis amcalarıyla iddialı bir maç yapıyorlar!
Bu tabloyu görünce umutlanıyorum!
“Hainlere lanet olsun! Şu çocuklardan ne isterler?” diyorum.
Bir çocuk gördüm…
Altın sarısı saçları, masmavi gözleriyle bana yaklaşıyor…
“Dede!” diyor. Akan sular duruyor; gözlerim ışıldıyor! “Efendim Metehan! Söyle yavrum!” diyorum. Metehan koşarak boynuma sarılıyor. “Bakkala gidelim mi dede!” diyor. Bakkala gidiyoruz. Metehan kanaatkâr! Azla yetinmeyi biliyor!
Küçük bir alışverişle eve dönüyoruz…
Bir çocuk gördüm…
Altın sarısı saçları, masmavi gözleriyle bana yaklaşıyor. Ağabeyinin ikizi gibi…
“Dede!” diyor. “Efendim Mehmet Can! Söyle Can’ım!” diyorum. O da gelip boynuma sarılıyor. Sanki dünyalar benim oluyor…
Mehmet Can küçük; henüz ağabeyi gibi konuşamıyor. “Park!” diyor. Parka gitmek istediğini anlıyorum. “Parka mı gidelim oğlum?” diyorum. Başını sallayarak onaylıyor.
İşten yeni gelmiş de olsam, yorgun da olsam öncelik Metehan’da, Mehmet Can’da! Metehan da bizimle parka gelmek istiyor…
Parka gidiyoruz. Park cıvıl cıvıl…
Salıncak, kaydırak derken epeyce oyalanıyoruz…
Onlarla yeniden çocuk oluyorum; mutlu oluyorum…
Sonra çocuklarla ilgili şu Hadis-i Şerifleri hatırlıyorum:
“Evlat kokusu, cennet kokusudur.”
“Çocuk bulunmayan evde bereket yoktur.”
“Kimin çocuğu varsa, onunla çocuklaşsın.”
“Çocuklarınızı, peygamberimizi, ehl-i beyti ve Kur’an okumayı sevmek gibi üç özellikte terbiye ediniz.”
“Çocuğunuza bırakacağınız en güzel miras onu, hem dünya hem de ahiret mutluluğuna eriştirecek bir terbiyedir.”
Ne mutlu çocuklarını bu istikamette yetiştirebilenlere…
Hasan BEŞER