OZAN GÖZÜYLE
OZAN SÖZÜYLE
Aşık Ataroğlu (Mehmet Atar)
Dostlar yazımızın başlığına sonra döneriz, biz hele içinde olduğumuz karmaşıklıktan sıyrılmaya çalışalım diyorum, Allah izin verirse.
Şöyle gözümdeki renkli gözlüğümü çıkarıp, çıplak gözle etrafımı seyretmeye koyulunca olaylar daha da netleşiyor gözümde.
Ülkemiz Türkiye’nin, içinde bulunduğu haller ve bu halleri halletmeye çalışanlar geçiyor birer, birer gözümün önünden. İnanın, eğer milletimizin özünde her zaman bir sevdanın yattığını bilmesem, gelecek günlerin nice muştulara gebe olduğuna inanmasam bunalımdan boğulup gitmemek hiçte zor değil dostlar.
Samimiyetsiz ifadeler, her zaman birbirimizin omuzlarına basarak yükselme gayretleri, alaycı bakışlar, ucuz politikalar, tatsız, tuzsuz, yavan sözler insanlarımızı ümitsizleştirirken, basit düşünmeye, basit konuşmaya, kısacası basitleştirmeye başladı.
Birbirlerinin oturuş, yürüyüş resimlerinden anlamlar çıkararak ucuz siyaset yapmalar, dışı süslü içi boş sloganik klişeleşmiş sözler, boş ağız dalaşları daha neler, neler. Yaraya neşter vuran yok.
Ben böyle farelerin köylerine yeni seçilen muhtarının kediyi yok etme düşünceleri misalinden kafa yorarken, yanıma gelen yeğenlerimden biri “amca ne o kafan epey yorgun canın da sıkkın görünüyor” diyerek benimle konuşmak istemesi beni tekrar kendime döndürdü. Bende o küçük sevgili yeğenime değer vermek ve çocukça görüşlerini dinleyerek kafamı dağıtmak istercesine kafamdan geçenleri anlattım ve ne olacak bu memleketin hali dedim. Sanki yaşını başını almış birine sorar gibi.
Her gün şehit cenazeleri, her gün devletin üst düzey toplantıları, teröristler artık her yerdeler. Canım yeğenim sen ne diyorsun bu işlere deyiverdim öylesine.
Hay demez olaydım lafı ağzıma tıkamasın mı.
Ne var bu işlerde amca, devleti idare edenler ne duruyorlar, Cüneyti çağırsınlar demesin mi?
Hangi Cüneyt oğlum, kim bu adam, asker mi, bakan mı, parti başkanı falan mı yoksa Cüneydi Bağdadi hazretleri mi dedim anlamazlığa vurdum lafı.
Amca dedi gülerek, hani şu bazen Malkoçoğlu, bazen Battal gazi, bazen de Fatihin fedaisi Kara Murat oluyor ya işte o Cüneyt.
Ahh dedim aslanım senin dediğini şimdi anladım. Anladım ama şair Abdurrahim Karakoç’un deyimiyle;
Sır tutmuyor suya giden testiler
Kılıçları müzelere astılar
Çamlı belin çamlarını kestiler
Dağlar çıplak kaldı orman değişti
Dedim. Dedim demesine de hani tarihimiz gözümün önünde canlanmadı değil. Doğru dedim kafamdan helal olsun sana be çocuk ben, hatta biz, hatta tüm memleket senin düşündüklerini düşünemez olduk. Malkoçoğullarımız, Kara Muratlarımız, Battal Gazilerimiz, Selahaddin Eyyubilerimiz, Fatihlerimiz, Yavuzlarımız, Alpaslanlarımız, Ulubatlı Hasanlarımız gibi Cüneytlerimiz geçmez oldu akıllarımızdan.
Artık günlük düşünür, günlük yaşar olduk. Dizilerle yatar dizlerle kalkar olduk. Dizlerin kahramanları var dillerimizde, resimleri albümlerimizde. Onları hayat modeli alıyoruz. Vuruyoruz, kırıyoruz, icraatta bir şey yok.
Yooo haksızlık etmeyelim, var çok şey var gençler tiner çekiyor, kafa çekiyor, bıçak çekiyor, silah çekiyor. Bir tek kahır çekmiyorlar. O da memleketin kahrı.
Ben böyle dalıp gitmişim yeğenin dürtmesi ve amca sence Cüneyt’i çağırsalar yapamaz mı yani demesiyle kendime geldim. Sen Cüneyt’in yaptıklarına inanmıyor musun dedi.
Dedim, inanmaz olur mu? Onlar bizim tarihteki kahramanlıklarımızın filmlere yansımış levhalarıdır daha çok anlatılamayan, filmleri çekilemeyen destanlarımız var. Eskiden abartılı buluyordum ama artık seyrettiğimiz nice yerli ve yabancı film ve dizlerden sonra hele de Amerikanın sahte kahramanlık filmlerinden, sahte rambolarından sonra hiçte abartılı değil az bile demeye başladım, evlat dedim ve onunla konuştum.
Her neyse dostlar, kimi çağıracaklarsa çağırsınlar veya kendileri olsunlar. Köy giderse muhtarda kalmaz muhtarlıkta.
Nehir alışkındır kargaşaya, deli, doludizgin akışa bir taş atsan ancak tıp diye bir kısık ses duyulur, alır götürür, o taşı da katar götürdüklerinin arasına. O taşlar, bir gölde, bir denizde birikir, sessizleşir, suskunlaşır.
Ama durgun sular, göller, denizler atılan taşı alıp, götürüp sindiremez içinde. Kaybedemez birden bire, atılan taşın sesini uğultusuna katamaz.
En dibinde başlayan dalgalar halka, halka yayılmaya başlar kıyıya doğru, seni de beni de kıyıya çarpıp parçalamadan veya kıyıdan sürükleyip içine alıp boğmadan durgunlaşmaz durgun sular, bunu iyi bil.
Herkes bilsin!
Aşkın güneşi kalbimize doğsa veya kalbimiz aşk güneşi olsa o zaman vücudumuzdaki maddi ve letaif varlılar çok farklılaşır. Görüş, duyuş, yürüyüş, oturuş, gidiş gelişler mükemmelleşir.
Letaif varlılar uyanır, dirilir. Düşünüşler, konuşmalar, duygular mükemmelleşir, olgunlaşır. Aynı güneş patlıcanı karartır, domatesi kızartır, bostanı yeşertir. Her varlık halinden memnun ve olgun.
Güller gül gibi kokar, çamlar çam gibi. Herkes kendi halince giyinir, süslenir, kokulanır.
Bülbüller şen şakrak ve hüzünlü öterken, aslanlar nara atar, kurtlar ulur tüyler ürpertir.
Hiçbir varlık öbürünü renginden, şeklinden, dilinden, kokusundan dolayı küçümsemez. Alaya almaz bilakis memnun olurlar ve derler ki;
SEVİYORUZ ALLAHIM
Bu düşüncelerimi sizlerle paylaşmak üzere yazarken birden gözümün önüne hayalen “BAKLA ZINNISI KADAR OLAMADIK” diye bir cümle geldi durdu.
Evet, Ataroğlu ne oldu birden bire vatan, millet, tarih, aşk duygularından sıyrılıp ziraata geçtin, ders zili çaldı da ders değişti de bizim mi haberimiz yok demeye başladığınızı duyar gibi oldum.
Hayır, dostlar ne ders zili çaldı ne de dersin konusu değişti, devam ediyoruz. Bize bakmayın biz halkın âşıkları mimden nun kapan cinsteniz işte.
Geçenlerde S.Ü. Beden Eğitim bölü öğretim görevliliğinden emekli Hüseyin hocamızın yeni yapmakta oldu bahçesine çay içmek üzere gitmiştik. Konuşurken, “Bu sene yeni dikilen bodur badem ağaçlarında çiçek vardı ama bir böcek istilasına uğradı. Önce faydalı böceklerden sandık ama sonra anladık ki zararlı, çiçeklerin özünü yemekte. Ziraat fakültesine bilgi almak için gittiğimde bana işte şu kadar mavi plastik leğen al içlerine yarıya kadar su doldur diplerine koyuver dediler. Bende hemen aldım geldim denileni uyguladım.
Arkadaş ne göreyim çiçeklerdeki ne kadar böcek varsa ve dışardan yeni gelenlerde mavi leğene atlayıp boğulmuyorlar mı? Böylece işi hallettik yeni sene biraz daha fazla mavi leğen alacağız dedi. Meğerki dedi bu böcekler mavi rengin âşığı imiş diye de ekledi.”
Ekledi eklemesine de benim de kafam da bu cümle belirdi. Böceğin adı bakla zınnı’sı olmasından dolayı “BİZLER BAKKLA ZINNISI KADAR OLAMADIK”
Olamadık dostlar, olamadık yurdumuzun üç tarafı deniz ve masmavi, ülkemiz yemyeşil. Ama biz onun için suya atılıp can veremiyoruz maviye, yeşile âşık değiliz.
Yine itiraz ettiniz ve hocam ne demek biz mavi denizlere girmiyoruz, boğulmuyoruz. Git de bir bak bakalım mavi denizlerimiz boş mu? Günlük kaç kişi boğuluyor maddi ve manevi.
Vallahi doğru söze ne denir, boş da değil. Çırıl çıplak, sırılsıklam âşıklarla dolu.
Bire ahmak denizin kendisi, yani suları mavi değil. O’na o maviliği veren gökyüzünün, yani semanın maviliği. Semaya da güneşten aksetmekte.
Çık sana semaya, yüksel sana yücelere doğru, dal sana mavilerim mavisine, mavilerin sahibini bul sana.
Böceği ibret al diye gönderene yüksel sana, ondan al sana âşkın ışığını.
Âşktan ışıklanıp, sarmaşık olsana mavinin sahibine.
Yine başa dönelim ve ben karışmayayım, çağırın kimi çağıracaksanız
İster Cüneyt’ini çağırın isterseniz mavinin sahibini. İsterseniz bakla zınnısını. O isterse bakla zınnısını bile Cüneyt yapar haberiniz ola.
Ama vakit geçmeden.
Evet, vakit geçmeden bende alayım sazımı elime dostlar.
Çok kavimler geldi geçti,
Doluyum cihan doluyum.
Türk milleti bayrak açtı,
Doluyum, çok can doluyum,
Çünkü ben Anadolu’yum.
Malazgirt’ten yola çıktım,
Sakarya’da coşkun aktım,
Çanakkale’ye çok döktüm,
Doluyum, al kan doluyum,
Çünkü ben Anadolu’yum.
Doru taylar suyum içti,
Nice beyler geldi geçti,
Kadılar çok hüküm biçti,
Doluyum, vicdan doluyum,
Çünkü ben Anadolu’yum.
Fatih, Yavuz, Murat Beyler,
Niğbolu, Yıldırım söyler,
Şehirler, obalar, köyler,
Doluyum, vatan doluyum,
Çünkü ben Anadolu’yum.
Mevlâna’nın sema’ından,
Hacı Bayram durağından,
Taptuk Emre dergâhından,
Doluyum, gülcan doluyum,
Çünkü ben Anadolu’yum.
Bayrakta yıldız, hilâlim,
Ezanım okur Bilal’im,
Hakk’a uygun bütün hâlim,
Doluyum, iman doluyum,
Çünkü ben Anadolu’yum.
Nice millet devlet kurdu,
Türk milleti mühür vurdu,
Olunca Türklerin yurdu,
Doluyum nam, şan doluyum,
Çünkü ben Anadolu’yum.
Ben diriyim kalbim atar,
Kimi doğar, kimi batar,
Bağrımda bir tarih yatar,
Doluyum her an doluyum,
Çünkü ben Anadolu’yum.
Meyve veren dallarım var,
Dost kucaklar kollarım var,
Şifa veren ballarım var,
Doluyum derman doluyum,
Çünkü ben Anadolu’yum.
Ninni söyler annelerim,
Torun sever ninelerim,
Altın başak tanelerim,
Doluyum harman doluyum,
Çünkü ben Anadolu’yum.
Bülbül öter bağlarımdan,
Balık çıkar ağlarımdan,
Kar eksilmez dağlarımdan,
Doluyum duman doluyum,
Çünkü ben Anadolu’yum.
Çok yiğit var bizim elde,
Dadaloğlu susmaz telde,
Köroğlu’yla Çamlıbel’de,
Doluyum ferman doluyum,
Çünkü ben Anadolu’yum.
Pir Sultanı hâlden anlar,
Karaca Oğlan telden ünler,
Bir avuç toprakta binler,
Doluyum insan doluyum,
Çünkü ben Anadolu’yum.
Ataroğlu sen de sesle,
Yüreğinde sevgi besle,
Kıymetim bilmeyen nesle,
Doluyum yaman doluyum,
Çünkü ben Anadolu’yum.