Dağlarda güzel bir bahar sabahıydı, erken uyanmanın mutluluğuyla pencereyi açtı. Dağ havasını içine çekti, dağlardan gelen kekik kokularıyla karışık çam kokularıydı ciğerlerini dolduran. Sanki yeniden doğmuş gibi hissetti kendini.
Bu sabah daha bir mutlu hissediyordu. İki elini camın kenarına koydu. Uzaklara doğru baktı. Karşısında gördüğü tepelere dalıp gitti. Acaba etrafını farkına varmadan kaç zaman geçmişti.
Günler, haftalar, aylar hayır yıllar... En son, burada, bu bozkırlarda çelik çomak oynarken başını kaldırmıştı. Koluna sertçe gelen çeliğin darbesiyle gözlerini kocaman açmış. Saatlerce durmadan hüngür hüngür ağlamıştı. Canı ne kadar da yanmıştı. Buruk bir gülümsemeyle hatırladı.
Şimdi e o yılları geri getirmenin imkânı var mıydı? Keşke mümkün olsaydı. Yine bozkırlarda, tarlada, tepelerin yamaçlarında pervasızca koşturabilseydi. Keşke, şimdi geriye dönebilseydi. Neler vermezdi ki bu uğurda. Belki de sil baş her şeyi değiştirirdi.
Hiç bir şey istemezdi. "Çoban olaydım" düşündü. “Sorumluluklarım koyunlarım. Dağ tepe dolaşsaydım. Yanımda ala kuzum, az biraz azık mutluluğa yetmez miydi?”
Mutluluk neydi? Yaşamak... Ya içindeki his neydi? Mutluluk neden sık sık uçar terk ederdi kendini bazen hiç dönmeyecek sanırdı. Gönül kafesinde aradığı şey neydi?
Mutluluğu avuç avuç saçarken, kendini neden mutlu hissetmiyordu. Gerçekten mutlu muydu? Yoksa sadece mutlu olduğunu mu sanıyordu.
Ve hayata dair, cevap bulamadığı onlarca soru. Bu soruları daha önce kendine sormaktan kaçmış mıydı? Yoksa sormuştu da cevap vermeye vakti mi olmamıştı? Belki de, hiç bir zaman sormayı düşünecek vakti de olmamıştı.
Hatta hep mücadeleyle geçmişti. Büyümeye fırsatı bile olmamıştı. Kendini yaşam okyanusunda kulaç atarken bulmuştu. Boğulmamak için hep dalgalarla boğuşmuştu.
Güçlükler, sıkıntılar, sorumluluklar sırtına gem vurmuştu. Alışmış gitmişti hayatın girdabında savrulmaya. Artık sakin sular ona göre değildi. Zorlukların mücadelenin adamı olmuştu. Yaşama inat daha güçlü olmuştu. Ama çocukluk yıllarında ki gibi özgür ve pervasız hiç olamamıştı.
İçinde bir hırs vardı daha fazla güç, daha daha daha... Kas gücü müydü onu böylesi kışkırtan? Neydi bu hırsın nedeni? Dünyayı kaldırma hırsını gömüyordu gönlüne, başarmalıydı. Bunu başardığında mutluluk onunla olacaktı. Öyle mi hissedecekti? Öyle mi olacaktı acaba?
Elbette başaracaktı. Her şey tastamamdı aslına.
Oyuncak kalesinin her tarafını diziyordu. Dört biryanına muhafızlar yerleştiriyordu. İçeriye kimse girmesin, görmesinler istiyordu. Güçlü duvarlar arkasında sakladığı, kimsenin görmelerini istemediği şey neydi?
Acaba, güzel günleri miydi böylesi sakladığı.
Ne güzel günlerdi çocukluğu. Sabah gün doğarken evden çıkmak. Aksam gün batarken, geç kaldım korkusuyla koşturarak geriye dönmek. Çıplak ayakla çamurlu yırtık pantolonuyla tasasız dertsiz sabah akşam dolanmak.
Üşümüş bedenini açık ateşin sıcaklığı sararken, yavaşça sedirin üzerinde uyuya kalmak. Yanan gaz lambasının ışığında hikâyeler dinlemek…
Ne güzel görünürdü annemin kardeşlerimin gülümseyen gözleri.
Toprak tabanlı, kerpiç duvarlı evimizde ne mutluyduk hepimiz. Pişecek aş giyecek pabuç olmasa da mutluydu...
Anası, şükreder tenceremizde kaynayan buğday çorbamıza, tespihini çekerdi akşamları. O zamanlar çorbanın kokusu bile bir başka gelirdi burnuna...
Şimdi neredeydi bu güzellikler... İçindeki heyecan coşku sevgi mutluluk o kıpırtı nereye bırakıp gitmiş.
Eksiklik neydi? Şimdi neden öyle hissetmiyordu...
Peki, neden aklına gelmemişti yıllardır bu eksiklik...
Buldu!
Hiç kendi olamamıştı. Evet, bu doğru başka sebebi olamaz.
Sanki o günlerden gerisi, silinmişti. Onlarca yıl… Yıllar... Kim çalmıştı çocukluk yıllarını?
Kim koymuştu omzuma bunca yükü? Güçlüyüm sanmıştı ama ezilmişti. Kim çalmıştı içimde ki dünyayı? Ama kim, hep mutlu sanmıştı?
Oysaki şimdi, dağların etekleri haykırıyor. Rüzgâr, çığlık çığlığa mutsuzluğu çarpıyor suratıma...
Soğut bir el hissetti omzumda. İşte hayat...
İrkildi kendine geldi. Düşüncelere kaybolup gitmişti.
Karşıda yüksek binalar önümde duvar. Yine kendi dünyasıydı tastamam aynı yerdeydi. Bir gün daha başlamaktadı çarklı düzende... Gitmeli buralardan, yıkmalı duvarları önümde dağlar koşmalı özgürlüğüne…
Nasıl başaracaktı? Şimdi çok güçsüz hissediyordu kendini. Umutsuzluk kapladı yüreğini. Belki de yanılmıştı. Yeniden savaşacak güç ü yoktu.
Salıverdi düşlerini uçuran rüzgârlara… Pes etti.
16 Mart 2010
Saydin