Son beyaz...
Çok değil, daha dün gibi hatırımda çocukluğum. Kimi ürkek, kimi hırçın, kimi zaman da çekingen... Sen ise; birkaç miladi yaş büyüğüm, bana ve diğer küçüklere örnek. Hep güler yüzlü, hep zarif ve her dem içten…
Yıllar geçti, kısa bir an misali. Geçmişe ait defterim kabarırken, gelecek defterimdeki sayfalar azaldı gün be gün, büyüdüm hesapta. Derken yüzlerce kilometre uzak bir şehre yol aldık ailecek. Aklımda geride bırakılmış köyüm, yaylam, okulum, daha ötesi kanımla, canımla bağlı olduklarım, biri de sen…
Hanemizde telefon yok o vakitler, gurbetteyiz ya hani, sıladan mektup geldiği gün, bayramımız olur, içimiz içimize sığmazdı. Oturuverirdik hemen yanına annemizin, önce onunkini dinler, ardından da sırayla kendi namımıza olan mektubu heyecan, hasret ve sevinçle dillendirir, kâğıda döktürülmüş manileri tekrar tekrar okur, gözlerimizi kapatıp memleketi gezerdik bir baştan bir başa hayalen…
Hele yaz tatillerini iple çeker, bir gün evvel yola çıkmak için sabırsızlanır, güz geldiğinde dönüş biletlerimizin olabildiğince geç kesilmesi için ne dualar ederdim ben…
Üniversiteye adım atacağımı öğrendiğim ilk anlar, kazanmış olmanın neşesiyle karışık nerede, nasıl barınacağımın sevincime gölge düşüren düşüncesindeyim. Telefonda bir güzel ses beni tebrik ediyor ve “Bir kızım Elazığ’a üniversite okumaya gidiyor, biri de buraya geliyor, o da sensin…” diyor. Yıllarca özlemini büyüttüklerimle aynı meskende olabilecektim, ne kadar da nasipliyim, keyfime diyecek yok, daha âlâsı da yok benden…
Öteberimi alıp yerleşiyorum evinizde ve yüreğinizde bana açtığınız yere. Evinizi evim belliyorum, kalbinizi kalbim… Dolabının ve yatağının sol tarafını bana ayırıyorsun, yabancısı olduğum şehrimin rehberi oluyorsun, ablam, arkadaşım oluyorsun, anlamakta ve içinden çıkmakta zorlandığım konularda sığınağım, dert ortağım, akl-ı selimiyle yol gösterenim… Geceler boyu, hatta fecir vakitlerini aralayan, lafın lafı açtığı, uykularımızın gelmeyecekmiş gibi uzaklara kaçtığı gece muhabbetlerimiz ise dimağımda sana dair doyumsuz tatlar bırakan anlardan…
Okulda bilgisayar dersimiz var, şeklini şemalini bildiğim ama hiç dokunmadığım o cihaz beni nasıl da tedirgin ediyor, tuşların işlev ve yerlerini yarı uygulamalı belleyebilmem için işyerinde atıl olan bir klavyeyi bana getiriyorsun. Bilgisayar sahibi olmuş kadar seviniyorum hakikaten…
Ve benzeri nice örnek sayabilirim bir solukta, senin sadece benim için yaptığın fedakârlıklardan…
Akşamları işten eve dönüşünü dört gözle bekliyorum, gelişinle eve başka bir neşe, ayrı bir güzellik geliyor, gamzeli yanaklarına düşen tebessümün içimizi ısıtıyor, hep sen anlat ben dinleyeyim diyorum. Kendine has duruşun, edan ve tarzınla tıpkı kendinsin, her halin sana özgü, öylesi güzel ve özenilen…
Herkese karşı narin, her müşkülü olana el uzatan, elinin yetişemediğine yol-iz gösteren, ağzından hayır kelimesi pek nadir çıkan, nerde nasıl davranılması gerektiğini gayet iyi bilen ve aynen uygulayan, on parmağında değil on marifet, onlarcasını barındıran, “boş zaman yoktur, boşa geçirilen zaman vardır” sözüne mukabil enva-i çeşit konuda kendini yetiştiren, kalp ve ruhtan anlayan nadir insanlardan…
Vazifesini yapıyor zaman, kum saatimizdeki kum taneleri dur-durak bilmeden akıyor parmaklarımızın arasından. Şehrime yerleşiyor, iki kişilik bir yuva kuruyorum. Çoluk çocuğa mı karışıyorum, yoksa çoluk çocuk mu bana karışıyor anlamıyorum. Dünyanın hengâmesinden, çok sık ve uzun soluklu görüşemiyor, şöyle ağız tadıyla dertleşemiyoruz ama olsun, gönüllerimiz bir ya diyor, şikâyet etmiyoruz, buna da şükür demek varken…
Kış ortasında, bir günün tam ortasında bir haber… Saçlarının dalgasında kaybolan inci taneleri gibi karışıyorsun beyazlara… Son beyazını giyinen tene ilk kez dokunuyorum, üşümüşsün, tenin hâlâ elimde… Bir kar tanesi olup, akıverdin gözlerimizden yüreklerimize… Önce onlarca, yüzlerce yüreğe yazdın güzel adını, sonra o çok sevdiğin dağlara… Senin gibi özel birisinin, bu fani âlemden gidişi de farklı olmalıydı diye geçiriyorum içimden…
Hakiki güzelliklerin sonsuz olduğu yerde kavuşabilmek niyazıyla, cennet olsun sana mekân…