BÜYÜK İKRAMİYE
Öğle tatilinde dükkânına uğradığım bir arkadaşım:
“-Hocam, gözünüz aydın; memurunuz Hüsnü Beye sayısaldan büyük ikramiye çıkmış! Eskiler, komşuda pişer; bize de düşer demişler. Eh, bize düşmese de size bir şeyler düşer! Ne de olsa mesai arkadaşınız!”
Şans oyunlarına karşı olan ilginin ülkemizde günden güne arttığını, okulumuzdaki mesai arkadaşlarımızdan da bu tür oyunlara rağbet edenler olduğunu biliyordum. Ama okulumuzdan birine böyle bir ikramiyenin çıktığını bilmiyordum...
Hüsnü Bey, birkaç gündür okulda yoktu. O ana kadar nerede olduğunu merak etmemiştim. Bu tür oyunlarla ilgim olmamasına rağmen ben de merak etmeye başladım. Gerçekten Hüsnü Beye, iddia edildiği gibi büyük ikramiye çıkmış mıydı?
“-İnan ki bilmiyorum! Gerçi bilip bilmemem neticeyi değiştirmez, ama bu tür paraların kimseye hayrı yoktur. Gazetelerde, şans oyunlarından büyük ikramiye kazanıp da perişan olan insanların hikâyesini hiç okumadın mı? Alın teri dökülmeden kazanılan paranın kime hayrı dokunmuş ki Hüsnü Beye hayır getirsin?” dedim.
Okula geldim. Konuyla ilgili hiçbir şey konuşulmuyordu.
“-Hüsnü Beye sayısaldan büyük ikramiye çıkmış, duydunuz mu?” diye arkadaşlara sordum.
Kimse duymamıştı. Yazı işlerine gittim. Hüsnü Bey yoktu. Arkadaşlarına Hüsnü Beyi sordum. İki günden beri gelmediğini, nerede olduğunu bilmediklerini söylediler. Herkes işinin başındaydı. Olağanüstü bir durum yoktu. Demek ki buradakilerin de benim gibi Hüsnü Beye büyük ikramiyenin çıktığından haberleri yoktu.
Müdür Beye uğradım. Bana çay söyleyip hal hatır sordu. Kendisine teşekkür ettim. Hüsnü Beyi sordum.
“-İki gün izin alıp Ankara’ya gitti; önemli bir işi varmış.” dedi.
“-Hüsnü Beye sayısaldan büyük ikramiyenin çıktığı söyleniyor. Ankara’ya gittiğine göre, demek ki doğrudur.”
Müdür Bey, sigarasından derin bir nefes aldı. Süratle dumanını üfledi.
“-Bilmiyorum, bana bir şey söylemedi.” dedi. Birkaç saniye sessizlikten sonra:
“-Nasılsa bir gün herkes duyacak! Niçin böyle şeyleri saklarlar ki; sanki gözümüz mü var?”
Bir gün sonra Hüsnü Bey de okula geldi. Onu masasının başında çalışır buldum.
“-Hüsnü Bey, bir şeyler duyduk; hayırlı olsun!” dedim.
Şaşırmış gibi yüzüme baktı.
“-Ne duydunuz hocam?” dedi.
“-Herkesin konuştuğunu! Sayısaldan büyük ikramiyeyi kazanmışsın!”
“-Keşke söyledikleriniz doğru olsaydı! Ben de duydum; ama öyle bir şey yok!”
“-Her şeyin hayırlısı!” diyerek çıktım.
Birkaç gün sonra Hüsnü Bey, son model, pahalı yabancı bir arabayla okula geldi. Durum anlaşıldı. Hüsnü Beye büyük ikramiye çıkmıştı. Demek ki o da, bütün talihliler gibi bir süre gizlenmeyi tercih etmişti. Kim bilir belki yeni tanıyacağı akrabalarının ortaya çıkmasından çekinmişti! Yahut da bizim idrak edemeyeceğimiz bir şok yaşamıştı da büyük ikramiyenin kendisine çıktığına inanamamıştır!
Eskiler, “Para, adamı değiştirir.” demişler. Çok doğru... İnsan bazı doğruları yaşadıkça daha iyi anlıyor. Önceleri mütevazı bir hayat süren Hüsnü Beyin yaşantısında bizim de gözlemlediğimiz bazı değişiklikler olmaya başladı.
Önce son model bir araba, arkasından pahalı giysiler. Okulumuz yatılı olduğu için, okulumuzda her gün yemek çıkar. Hüsnü Bey okulumuzun sayman mutemedi ve ambar memurudur. Daha önce öğle yemeklerini bizimle yemekhanede yerdi. Büyük ikramiyeden sonra artık yemekhaneye uğramaz oldu...
Hüsnü Beyin arkadaşlarında da gözle görülür bir artış gözlemeye başladık. Daha önce hiç tanımadığımız yeni arkadaşları sıkça ziyaretine gelmeye başladı. Cep telefonuyla yapılan uzun görüşmeler de Hüsnü Beyin maddi yönden kaygılarının artık bittiğinin işaretiydi.
Hüsnü Bey, tabii ki kendisine şans getiren uğurlu sayılarıyla loto oynamaya devam etti. Her hafta sayısala yatırdığı parayı duyanlar,
“-Sen ne yapıyorsun; bu para birçoğumuzun maaşından fazla! Böyle harcamaya para mı dayanır?” dediyse de Hüsnü Bey kimseyi dinlemedi.
İşin en acı tarafı, akşamları iş dönüşü evine giden Hüsnü Beyin gece geç saatlere kadar eve gelmeyişi aile içinde huzursuzluğa sebep oldu. Eşiyle arası açıldı; boşanmanın eşiğine geldiler.
Bunları duyunca, mesai arkadaşları olarak biz de üzüldük. Ama yapabileceğimiz fazlaca bir şey yoktu.
Kısacası, para Hüsnü Beyi değiştirmişti.
***
Okulumuz yatılıdır. Okulumuzun pansiyonunda yüzlerce öğrenci kalmaktadır. Pansiyonda kalan öğrencilerin büyük çoğunluğu parasız yatılı, bir kısmı da paralı yatılıdır. Parasız yatılı öğrencilerimizin bütün ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmakta, paralı yatılı öğrencilerin velileri de öğrencilerinin pansiyonda barınmalarına karşılık yılda dört kez ücret ödemektedirler. Bu ücretler belli aralıklarla tahsil edilmektedir.
Şenay Hanım da Erol Bey gibi öğrencisinin paralı yatılı taksitini ödemek üzere memurların odasına gitti.
“-Hüsnü Bey, oğlumun paralı yatılı taksitini yatıracağım; acaba ne kadar?” diye sordu. Hüsnü Bey miktarı söyledi. Şenay Hanım, timsah derisinden yapılmış çantasından çok şık bir cüzdan çıkardı. Hüsnü Beyin söylediği miktarı uzattı. Hüsnü Bey parayı alıp çekmecesine koydu.
“-Şu anda makbuzum kalmadı, Saymanlıktan alınca keser, oğlunuza veririm.”
Şenay Hanım teşekkür edip çıktı. Erol Bey de parayı ödedi. Hüsnü Bey ona da, makbuzu sonra göndereceğini söyledi.
***
Temmuz ve Ağustos ayları buralarda çok sıcak olur. Hava sıcaklığına bir de yüzde doksanlara yaklaşan nem oranları eklenince, bunaltıcı havadan dolayı insan canından bıkar. Ama cennet gibi bir ülkede yaşıyoruz. Sahillerde bunlar yaşanırken, yaylalarımız sıcaktan bunalan insanların adeta sığınağı olur. Köyde, şehirde işlerini yoluna koyan, yıllık iznini alan şehirden yaylaya kaçar. Çalışmak zorunda olanlar da hafta sonlarını iple çekerler.
Hafta sonları yaylalar cıvıl cıvıldır. Temmuz ve Ağustos aylarında Karadeniz’de yayla şenlikleri yapılır. Yılın yorgunluğunu atmak isteyen binlerce kişi bu şenliklerde horon teper, doyasıya eğlenir.
Hafta sonu yayla hayali kurarken telefon çaldı. Arayan Defterdarlık Muhasebe Müdürü’ydü. Maliye Bakanlığı uzmanlarının okulların hesaplarını incelediğini belirttikten sonra sordu:
“-Hocam, pansiyona kim bakıyor?”
“-Pansiyon işlerinden sorumlu müdür yardımcısı benim.” diye cevap verdim.
Muhasebe Müdürü, okulumuzun pansiyon hesaplarında bazı sorunlar tespit ettiklerini, onlarla ilgili evrakları müdürlüğe ulaştırmam gerektiğini söyledi. Sordum:
“-Hemen mi getireyim, yoksa yarın göndersem olur mu?”
“-Acelesi yok; yarın da olabilir.” dedi. Teşekkür ettim. Müdür Bey de teşekkür edip görüşmek üzere telefonu kapadı.
Konunun üzerinde fazlaca durmadım. Kalktım, biraz dolaştım. Okulda tamirat yapan teknisyene uğradım. Kan ter içinde boyası bozulmuş duvarlara alçı çekiyor. Kendisine kolaylıklar dileyip ayrıldım. Bekçi kulübesine gittim. Bu sıcakta bekçi mi bulunur! Biraz sonra geldi. Soğuk su almak için bakkala gittiğini söyledi.
“-Keşke giderken bana da söyleseydin; bir su da ben aldırırdım!” dedim.
“-Hemen gidip alayım hocam.” diye mahcup bir ifadeyle cevap verdi.
“-Otur yerinde; bu sıcakta dışarı mı çıkılır!” deyince bekçinin zaten canına minnet, sandalyesine oturdu.
Aradan yaklaşık iki saat geçmişti ki resmi plakalı bir araç okulun önünde durdu. Arabadan iki kişi indi. Gergin oldukları belliydi. Kendilerini kapıda karşılayıp hoş geldiniz dedim. Hoş bulduk diye karşılık verdiler.
Esmer, uzun boylu, otuz- otuz beş yaşlarında olan kendini tanıttı:
“-Ben Maliye Bakanlığı kontrolörü Şenol...”
Ben de kendimi tanıttım; tanıştık.
Sonra kırk beş yaşlarında, saçları hafifçe kırlaşmaya başlayan orta boylu zat kendini tanıttı:
“-Ben de Muhasebe Müdürü Ramazan...”
Gelen davetsiz misafirleri odama aldım. Oturdular. İkisi de kısa kol gömlek giymiş ve kravat takmıştı. Halbuki biz, yaz kıyafeti uygulaması dolayısıyla kravat takmıyorduk. Onları karşımda kravatlı görünce kendimde bir eksiklik hissettim. En azından onlar kravatlıydı ve benden daha resmi idiler!
Şenol Bey, göz ucuyla odamı kontrol etti. Pek rahat değildi. Burada olumsuz bir şeyler ortaya çıkaracak olmanın sancılarını çekiyor gibiydi.
“-Yazları kantinimiz kapalı; yakınlarımızda da çay ocağı yok. Kusura bakmayın, size çay, kahve ikram edemiyorum.Ama soğuk bir şey içerseniz hizmetliyi gönderip aldırayım.” dedim. Teşekkür ettiler. Hiçbir şey içmeyeceklerini söylediler.
Sonra bana memurumuz Hüsnü Beyi sordular. Bazı işlerini halletmek için şehre gittiğini, gelmek üzere olduğunu söyledim. Olumsuz herhangi bir durumu olup olmadığını öğrenmek istediler.
“-Arkadaş biraz ağır çekimde çalışır! Zaten devlet çarkı nerede hızlı dönüyor ki burada dönsün? Bunun dışında arkadaşımızın olumsuz bir özelliğinin olduğunu sanmıyorum!” diye Hüsnü Beyi anlatıyordum ki Şenol Bey atıldı:
“-Siz öyle sanmaya devam edin hocam; aksayan bir şey değil, çok şey var!” dedi.
Birden şaşırdım. Karşımda duran, resmiyetlerini kravatlarıyla bir kat daha pekiştirmiş olan bu insanlar, demek ki benden farklı şeyler biliyorlardı.
“-Nasıl?” diye şaşkın şaşkın sordum. Şenol Bey, hesaplarda usulsüzlük olduğunu söyledi.
Aramızda bu konuşmalar geçerken Müdür Beyle baş Muavin Zeki Bey içeri girdiler. Onlar da misafirlerimize “Hoş geldiniz” dediler. Misafirlerimizi tanıttım. Oldukça tedirgin olan Şenol Bey, Müdür Beye sordu:
“-Müdür Bey, Hüsnü Bey sizinle ne zamandan beri çalışıyor?”
“-Yaklaşık on yıldır bizimledir...”
“-Peki şu ana kadar herhangi bir yanlışını gördünüz mü?”
“-Ne gibi?”
“-Para ile ilgili konularda!..”
“-Yoooo, dürüst bir arkadaşımızdır.”
Zeki Bey atıldı:
“-Beyefendi, arkadaşımızın paraya pula ihtiyacı yok! Yakın bir zamanda kendisine sayısaldan büyük ikramiye çıktı!”
Şenol Bey kaşlarını çattı:
“-Bakalım, ikramiyenin nereden çıktığını anlayacağız!”
Biraz sonra Hüsnü Bey geldi. Yorgun görünüyordu. Hüsnü Bey gelince Zeki Bey hariç hepimiz memurların odasına geçtik. Yaz tatilinde olduğumuz için oda boştu. İzne ayrılmayan sadece Hüsnü Beydi. Şenol Bey, Hüsnü Beye döndü:
“-Tahsil ettiğin, ancak Muhasebe Müdürlüğü’ne yatırmadığın paralar var! Paraları kasada mı saklıyorsun?”
Hüsnü Beyin beti benzi attı:
“-Kasada para yok efendim!” diyebildi.
“-Peki, paraları ne yaptın?”
“-Dernek ihtiyaçları için harcadım.”
“-Kim sana emir verdi?”
“-Hiç kimse, ben kendim harcadım!”
Şenol Bey aradığını bulmuştu. Kasayı açtırdı. Kasa tamtakırdı. Şenol Bey bizi de çağırdı. Kasada para yoktu. Hem de olması gereken yüklü bir miktar para yoktu!
Kasanın boş olduğuna dair hemen bir tutanak tutuldu. Tutanağı imzaladık. Şenol Bey, bir nüshasını bize bıraktı ve Muhasebe Müdürüyle okuldun ayrıldı.
Onlar ayrılınca biz bize kaldık ve yılbaşı hindileri gibi başımız önümüzde düşünmeye başladık. Ortada bir zimmet suçu söz konusuydu. Müdür Beyin odasında, bundan sonra olabileceklerle ilgili tahminler yürütmeye başladık.
“-Bu olaydan dolayı büyük sıkıntılar çekeceğiz!” dedim. Müdür Bey oldukça sakindi:
“-Eğer bir yanlış varsa sorumlusu hesabını verir! Adam parayı almış, zamanında saymanlığa yatırmamışsa hesabını da vermek zorundadır. Onun için endişelenmemize gerek yok!”
Bir gün sonra bazı evrakları Şenol Beye götürmek üzere Defterdarlık’a gittim. Gitmişken Muhasebe Müdürüne de uğrayayım dedim. Ramazan Bey, makamındaydı. Yanında misafiri vardı. Oturmamı istedi. Oturdum. Misafiriyle konuşması bitince:
“-Hocam, nasılsınız? Ne var ne yok?”
“-İyiyim Müdür Bey; sağ olun.”
“-Hocam ne kadar rahatsınız; çok da sakinsiniz!”
“-Rahatsız olmamı gerektirecek bir sebep mi var?”
“-Olmaz olur mu, memurunuz yüklü miktarda bir parayı zimmetine geçirmiş; siz bunu fark edememişsiniz ve hiçbir kaygınız da yok!”
Aslında hepimiz kaygılıydık. Ama Ramazan Bey böyle söyleyince birden başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ayakta olsam mutlaka sendelerdim. Bereket versin oturuyordum da kimse bu durumu fark etmedi.
“-Her kim suç işlemişse cezasını da o çeker! Suçu işleyen kaygılanmıyor da ben niçin kaygılanayım? Sonra bu ülkede hukuk yok mudur?”
“-Elbette vardır. Ama anlayıp dinleyene, deliller toplanana kadar birkaç ay içerde kalırsınız!”
“-Allah korusun...” diyebildim.
İzin isteyip çıktım. Merdivenlerden inerken hep Ramazan Beyin söylediklerini düşündüm. Ya onun söylediği durumlarla karşılaşırsak? Bunu hiç kimseye izah edemeyiz. Eşimize ve çocuklarımıza bile anlatamayız.
Okula geldim. Müdür Beye ve arkadaşlara olup biteni anlattım.
“-Müdürüm, başımız gerçekten dertte!” dedim. Müdür Bey yine sakindi. Otuz yıllık mesleki tecrübesiyle:
“-Canını sıkma, bir şey olmaz!” dedi.
Biraz rahatladım.
***
Bir hafta Şenol Beyin istediği evrakları Muhasebe Müdürlüğüne götürüp getirdik. Sonraki hafta Şenol Bey telefon edip öğleden sonra Muhasebe Müdürlüğünde olmamı istedi. Belirtilen saatte gittim. Odasında çalışıyordu. Beni görünce işlerini bir tarafa bıraktı. İki çay söyledi.
“-Hocam, biraz sohbet edeceğiz. Sorduğum sorulara aldığım cevapları yazacağım. Sonunda okuyup imzalayacaksınız.” dedi.
“-Sorduğunuz sorulara cevap vermek, bilgilerimizi sizinle paylaşmak bizim görevimiz! Buyurun sorun!” dedim.
“-Estağfurullah hocam; sohbet edeceğiz!” diye ısrar etti.
Arkasından görevimin tam olarak ne olduğunu, işleri nasıl yürüttüğümü, Hüsnü Beyi çalışmalarında denetleyip denetlemediğimi, Hüsnü Beyin herhangi bir yanlışı tespit edip etmediğimi sordu.
Görevimi, işleri nasıl yürüttüğümü anlattım. Hüsnü Beyle ilgili olarak da:
“-Şimdiye kadar Hüsnü Beyin böyle bir yanlışını ne ben ne de bir başka arkadaşım tespit etmiş değiliz. Hatta bir sene önce Bakanlık müfettişleri okulumuzu denetlediler. Onlar da herhangi bir olumsuzluğa rastlamadılar. Ama ortada apaçık bir gerçek var! Doğrusu bir şey anlamış değilim!” dedim.
İki saate yakın sohbet ettik. Aşağı yukarı her kurumda benzer sıkıntıların yaşanabileceğinden söz ettik. Ülkemizin düzelmesi için, bu tür sıkıntıların mutlaka aşılması gerektiği üzerinde fikir birliğine vardık. Herkesin üzerine düşen görevi mutlaka yapması gerektiğini de vurguladık. Birer çay daha içtik. Şenol Beyin tutanağını okuyup imzaladım. Müsaade isteyip kalktım.
Şenol Bey, benden sonra Müdür Beyi, Zeki Beyi ve diğer müdür yardımcısı arkadaşımız Miraç Beyi çağırdı. Onlarla da görüştü. Görüşmeler bitince aramızda durum değerlendirmesi yaptık. Bu işten yüzümüzün akıyla çıkmak temennisinde bulunduk.
Şenol Bey, yaklaşık bir ay süren çalışmalarını tamamladı. Telefonla, bizi ziyaret edeceğini bildirdi. Sonraki gün okulumuzu ziyaret etti. Müdürümüzün sorunca elde ettiği bulguları ve ulaştığı sonucu açıkladı. Ekledi:
“-Üzülerek belirteyim ki Hüsnü Bey için Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunacağım. Sizlerle ilgili kararı da Bakanlığınızın müfettişleri verecek!”
Tam da Şenol Bey gidiyor, sıkıntıdan kurtuluyoruz diye ümitlenirken bir de Bakanlık müfettişlerinin gelecek olması hepimizin canını sıktı. Hepimizi teselli etmek yine Müdür Beye düştü:
“-Bakanlık müfettişleri gelsin; sonuçta bizim bir suçumuzun olmadığı anlaşılacak! Suçlu ortada! Biz niye endişeleniyoruz ki!” diye yüreğimize su serpti.
***
Aradan yaklaşık iki ay geçti. Tam yaşadığımız sıkıntıları unutmak üzereydik ki iki Bakanlık müfettişi çıkıp geldi. Önce çalışmak için bir oda istediler. İstedikleri odayı hazırladık. Kapısına da kalın harflerle BAKANLIK MÜFETTİŞLERİ / GİRİLMEZ diye yazdık.
Müfettişler çalışmaya başladılar. Şenol Beyin istedikleri evrakları onlar da istediler. Bir dediklerini iki etmemeye çalıştık. Bir iki gün evrak götür getirle geçti. Önce benim ifademi, sonra diğer müdür yardımcılarının ve Müdür Beyin, en sonunda da Hüsnü Beyin konuyla ilgili ifadelerini aldılar.
Bana konuyla alakalı iki soru sordular. Verdiğim cevaplar, iki küçük paragraf oluşturdu. Müfettişler, hemen bilgisayardan çıktı alıp bana imzalattılar.
Bakanlık müfettişleri çok zarif insanlardı. Bize karşı asla kırıcı olmadılar. Bizi suçlayıcı herhangi bir imada bulunmadılar.
Okuldaki çalışmalarını bitirince bizimle tek tek vedalaşıp ayrıldılar. Konuyla ilgili nasıl bir neticeye vardıklarını bilmiyorum ama bildiğim bir şey var, o da işlerini bitirip evlerine dönüyor olmanın kendilerini çok mutlu ettiğiydi. Adeta gözleri parlıyordu.
Kendilerini yolcu ettikten sonra aramızda bir durum değerlendirmesi yaptık. Vardığımız ortak yargı şuydu: Sıkıntımız bitmedi!
Sıkıntımızın bitmediğini, bir hafta sonra, bağlı olduğumuz şube müdürlerinin okulumuzu ziyaret etmeleriyle anladık. Ziyaretlerinin, Kaymakam Beyin talimatlarıyla gerçekleştiğini ifade ettiler. Bir soruşturma da onlar yaptılar. Birkaç gün sonra tekrar gelip Hüsnü Beyin savunmasını aldılar.
Bu arada Hüsnü Bey arabasını satmak zorunda kaldı. Demek ki sayısaldan çıkan para çoktan bitmişti.
Sinirlerimiz gerildi. Tedirgin bir bekleyiştir başladı! Bundan sonra, beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktu!
Çok geçmeden konunun yargıya intikal ettiğini öğrendik. Hüsnü Bey yargılanacaktı. Olup bitenlerden sonra böyle bir netice bekleniyordu.
Sonrasında acaba neler olacak diye düşünürken postacı geldi ve “tanık” olarak mahkemeye davet edildiğimizi belirten yazıları uzattı. Elim titreyerek yazıyı imzalayıp aldım. Demek ki kaderimizde mahkemeye çağrılmak da varmış!
Kısa bir süre sonra Hüsnü Beyin tayininin başka bir yere çıktığını duyduk.
Kendi kendime “Haramdan kime hayır gelmiş ki Hüsnü Beye gelsin! İşte büyük ikramiyenin sonu bu!” dedim.
Gazetelerin loto, toto zenginleriyle ilgili yazdıkları ibret verici hikâyeleri tekrar hatırladım. Sonra da:
“Ne yazık ki biz de böyle bir hikâyeye tanık olduk!” diye düşündüm.