Kullanıcı Adı : Değerli gonulvadisi.net müdavimi. Sitemizde Şiir, Hikaye ve Deneme eklemek ve eklenen içeriklere yorum yapmak için ÜYE olmanız gerekmektedir.
Şifre :
 
Üye Ol   Şifre Gönder

2530 Şiir, 55 Hikaye, 57 Deneme, 5 Blog bulunmakta.
YOL ÜSTÜNDE BİR ÖLÜ { 1134 }
Hasan Beşer (Hasan Beşer)
15.03.2010 15:32:27 tarihinde eklendi ... Kez Okundu

YOL ÜSTÜNDE BİR ÖLÜ

Gülizar’la Harun komşu çocuklarıydı. Birlikte büyümüşlerdi. Çocukluklarında aynı çeşmeden su alır, birlikte ip atlar, oyun oynarlardı. Okula başlamadan önce mahalle mektebine gitmişler, hocanın rahlesinin önünde diz çökmüş, Kur’an öğrenmişlerdi.
Okul çağı geldiğinde Harun ilkokula başlamış, Gülizar’ı babası okula göndermemişti. Gülizar, arkadaşları okula gidince günlerce gözyaşı dökmüş, annesine kendisini de okula göndermeleri için yalvarmıştı. Annesi Ayşe Hanım, Gülizar’ın okula gitmesi için birkaç kez, kocası Mahmut efendiye konuyu açmışsa da her seferinde lafı ağzına tıkanmıştı! Yapacak bir şeyi yoktu.
Ayşe Hanım, kızı için üzülüyordu ama elinden de bir şey gelmiyordu. Mahmut Efendi, kız çocuklarının okumasına karşıydı:
“-Kız çocuğu okuyacak da ne olacak? Okula gidince kafasına saçma sapan fikirler sokacaklar, yarın öbür gün orasını burasını açıp gezmeye başlayacak! Ondan sonra işin yoksa bir de kız derdi çek! Dizini dibinde otursun, yanında ev işlerini öğrensin. Bağda bahçede çalışsın. Biraz büyüyünce çeyizini yapmaya başlar. Sonra da kısmeti çıkar, gelin ederiz gider!”
***
Gülizar, büyüyüp serpilince dünyalar güzeli bir kız oldu. Kısmetleri de kapıyı aşındırmaya başladı. Fakat onun gönlü komşularının oğlu Harun’daydı. Çocukken birlikte oynar, koşar eğlenirlerdi. Harun okula gitmeye başlayınca eskisi kadar sık bir araya gelemiyorlardı. Ergenlik çağına geldiklerinde, artık sadece birbirine uzaktan bakışmakla yetindiler.
Harun da Gülizar’ı seviyordu. Ama Gülizar’ın babası sert mizaçlı bir adamdı. Böyle bir şey hissederse hem kendine hem de Gülizar’a baskı yapabilirdi. Onun için Harun, Gülizar’dan uzak durmaya özen gösterirdi. Bunda da başarılı oldu. Yıllarca bir araya gelmediler, konuşmadılar. Birbirini uzaktan takip ettiler. Gönülden sevdiler.
Harun, varlıklı sayılabilecek bir ailenin tek erkek çocuğuydu. Babası yıllardan beri Almanya’da işçi olarak çalışıyordu. O da köyde ailenin işleriyle ilgileniyordu. Babası gurbette olduğu için ailenin reisi sayılırdı.
Köyde annesi ve iki kız kardeşiyle yaşıyorlardı. Kardeşleri de kendisi gibi ilkokulu bitirmişti. Köyde başka okul olmadığı için ortaokula, liseye devam edememişlerdi. Kız kardeşlerinden biri nişanlıydı. Yakında düğünü yapılacak. Ağabey bekârken kız kardeşin evlenmesi pek hoş karşılanmasa da Harun sırasını severek kardeşine vermişti.
Harun, askere gidecek, ancak askerliğini tamamladıktan sonra evlenecekti. Askerlik vakti gelip çattığında Harun’u arkadaşları “En büyük asker, bizim asker!” tezahüratıyla yolcu ettiler. Gülizar da içi burkularak, gizli gözyaşları dökerek Harun’unun askere gidişini seyretti. Asker tıraşı olan Harun daha da yakışıklı olmuştu. Köyde birçok genç kızın gizli yavuklusuydu.
Köy meydanında toplanan kalabalığı pencereden seyreden Gülizar, arkadaşları Harun’u üç kez havaya fırlatıp “En büyük asker, bizim asker!” diye bağırınca, Harun’la gururlandı! Kendisinin de o kalabalığın arasında olmasını istedi. Hatta “ Bakın benim aslan yavuklum, askere gidiyor!” demek geldi içinden. Ama ne o kalabalığa karışabilir, ne de aklından geçenleri söyleyebilirdi! Harun’un da kendisini sevdiğini bilmesi şimdilik ona yetiyordu. Askerden dönüşte kendisini istetir, düğün dernek kurulur, yavuklusuna kavuşurdu. Yeter ki sağlık olsun.
Şimdilik yapabildiği tek şey, kenarlarını çiçeklerle süslediği bir mendili Harun’a göndermek olmuştu. Harun mendili almış, öpüp koklamış ve cebine koymuştu. Askerlik boyunca da bu mendili öpüp koklayacak, Gülizar’a olan özlemini bu mendille giderecekti...
***
Harun askerden dönünce annesini Gülizar’ı istemeye gönderdi. Gülizar’ı daha önce de başkaları istemişti. Ama o hiç birine varmamıştı. Annesi:
“-Kız, seni isteyenlere hep yok diyorsun. Bu gidişle evde kalacaksın! Sürekli birileri gelip seni istemez! Su akarken testiyi doldurmak lazım. İstenirken, bir yere he demek gerek! Yoksa beklediğin bir yavuklun mu var?” diye sitemde bulunduysa da Gülizar’ın ağzından tatmin edici bir cevap alamadı.
Ne zaman ki Harun’un annesi Gülizar’ı istemeye geldi, Gülizar’ı bir telaştır aldı. “Acaba annemle babamın cevabı ne olacak?” diye merak ediyordu.
Annesi Gülizar’a fikrini sorunca sevincini belli etmemeye çalışarak:
“-Siz münasip gördükten sonra...” diyerek “evet” cevabını vermiş oldu.
Düğün dernek kuruldu. Bin bir gece masallarını andıran bir düğün yapıldı. Harun’un babası Almanya’dan düğün için geldi. Konu komşu davet edildi. Yemekler pişirilip gelenlere dağıtıldı. Kemençeler çaldı, horonlar oynandı. Silahlar patladı, mermiler yakıldı! Sıra takı törenine gelince bir yarıştır başladı. Gülizar’ın kolları bileziklerle doldu. Fazlalıkları bir torbada topladılar. Harun’un her iki yakasına iliştirilen marklar, yerleri süpürmeye başladı. Gülizar’la Harun dünya evine girdiler. Doğup büyüdükleri köyde yaşamaya devam ettiler.
Gülizar’la Harun’un mutluluklarına diyecek yoktu. Geçim sıkıntısı çekmiyorlardı. Harun’un babası şehirde bir arsa almış, üzerine çift daire olmak üzere beş katlı bir apartman yaptırmıştı. Babası, yıllarca Almanya’da alın teriyle kazandıklarını, memleketinde bu şekilde değerlendirmişti.
Daireler kiraya verilmişti. Babası kira gelirinin yarısını Harun’a bırakmıştı. Köyde fındık bahçeleri de vardı. Her sene iki, üç ton kadar fındıkları olurdu. Hem kira gelirleri, hem de fındıktan kazandığı Harun’un başka bir iş yapmadan geçinmesine yetiyordu.
Gülizar’la Harun’un üç kızları oldu. Adlarını Nihal, Seval ve Hilal koydular. Birbirlerini incitmeden, kırmadan evliliklerini devam ettiriyorlardı. Mutluydular.
Harun’un kötü sayılabilecek herhangi bir alışkanlığı yoktur. Sigara içmez. Bu yaşına gelinceye kadar ağzına içki koymamıştır. Bazı akşamları köyün kahvesine gider, arkadaşlarıyla eğlenmek için elli bir, maça kızı, okey oynardı...
Harun köydeki işlerini daha rahat yapabilmek için küçük bir kamyonet aldı. Kışlık odununu, çayırını, fındığını bu kamyonetle taşıyordu.
Yayla mevsimi geldiğinde iki, üç aylığına yaylaya çıkarlar. Gülizar’ın bir ineği vardır. Günlük taze süt ve peynir ihtiyaçlarını karşılıyor. İneğe Sarıkız adını takmışlar. Sarıkız, çocukların da sevgilisidir. Nihal’le Seval her gün Sarıkız’ı otlatmak için yaylıma götürürler. Küçük olan Hilal, annesiyle evde dururdu.
Karadeniz’in bütün yaylaları güzeldir. Ama Camiboğazı yaylası bambaşkadır! Serin bir havası, buz gibi pınarları ile adeta bir şifa hane gibidir. Emekliler, yaşlılar yazları burada geçiriler. Burada bulundukları süre içinde şikâyetleri azalır, doktor ve hastaneyi unuturlar. Kış yaklaşıp da köye, şehre inmeye başlayınca ağrılar da depreşir!
***
Harun, Rus pazarının girişinde çocukluk arkadaşı Dursun’a rastladı:
“-Hayrola Dursun, nereye böyle?”
“-Rus pazarına gidiyorum. Bakayım yeni huriler gelmiş mi?”
“-Delilendin mi Dursun? Sen evli barklı adamsın! Köyde gül gibi karın, çocukların... Yok yok, sen benimle kafa bulmaya çalışıyorsun!”
Dursun güldü:
“-Harun, günaydın! Sen hâlâ oralarda mısın? Millet nasıl gönül eğlendiriyor, haberin yok! Ah ulan, sendeki paralar bende olacaktı da Dursun’un neler yaptığını görecektin!”
Harun’un kafası karıştı:
“-Neler yapardın?”
“-Her gün fıstık gibi bir Nataşa’yla gönül eğlendirirdim! Oğlum, aç gözünü! Kefenin cebi yok! Yiyip içip eğlenmene bak! Köyde, kafese kısılır gibi eve kapanmışsın! Bir yere çıkmıyorsun! Hayrola Rus pazarına niçin gidiyorsun? Yoksa sen de mi?”
“-Bak Dursun, beni iyi tanırsın! Benim o taraklarda bezim olmaz! Sakın aklından başka bir şey geçirme! Bazı eksikler var, onlar için Rus pazarına gidiyordum.”
“-Tamam, Harun, şaka yaptım! Hadi kolay gelsin!”
Harun, Rus pazarına girerken Dursun’un söylediklerini düşünmeye başladı. Pazara her gittiğinde gözü aradığı mallarda olmuş, kafasını kaldırıp kadınlara bakmamıştı bile...
Pazarda ilerlerken bu sefer pazardaki yabancı kadınlara da bakmaya başladı. Genelde genç kadınlar pazarda tezgâh açmıştılar. İçlerinde köylü kadınlarla mukayese edilince oldukça açık saçık giyinenler vardı. Giydikleri daracık giysilerden, bütün vücut hatları belli oluyordu. Çoğu saçlarını sarıya boyatmıştı. Güzel kokular sürünmüşlerdi.
Birden Gülizar’ı düşündü. Bu yaşına gelinceye kadar kafasını kaldırıp yabancı bir erkeğe bakmamıştı. Şu da var ki Gülizar bunlar gibi bakımlı değildi. Cilve yapmayı bilmezdi. Ömründe koku sürünmemişti. Çalıştığı zaman ter, yıkandığı zaman sabun kokardı. Gülizar böyle açık saçık giyinse, cilve yapsa...
Bunu düşünmek bile istemedi. Buna asla tahammül edemezdi. Gülizar böyle bir şeyde ısrar etse -etmezdi ama- onu vururdu! Evet, evet vururdu! Çünkü bu, onun için bir namus meselesi olurdu! “Harun’un karısı açık saçık dolaşıyor!” kimseye dedirtmezdi. Vururdu da hapislerde çürürdü!
Harun birden kendini hapishanede düşündü. Gardiyan koğuşun kapısın açıp kendisini içeri itekleyiverdi. “Allah kurtarsın!” dedi. Harun kendisini zorla toparladı. Sigara dumanının kararttığı loş bir ortamdaydı. İçeride on, on beş kişi vardı.
“Selâmün aleyküm!” diye selâm verdi. Mahkûmlar, “Aleyküm selâm” dediler. Elinde kalın kehribar tespihini şakırdatan koğuş ağası sordu:
“-Niçin düştün hemşehrim?”
“-Karımı vurdum!”
“-Niçin?”
“-Açık saçık giysiler giymeye başladı! Herkesin bakışları ona çevrilince dedi kodular da aldı başını gitti! Ben de çektim vurdum!”
“-Erkek adamsın uşağum! Erkek adam namusuna söz söyletmez! Helâline başkasını baktırmaz! Gel seni alnından öpeyim!”
Koğuş ağası Harun’u alnından öptü, yanına oturttu. Ön üst dişleri olmayan bir mahkûm seğirterek geldi:
“-Taze çayımız var; içer misiniz ağam?” diye sordu. Ağa, mahkûma çay getirmesini söyledi. Harun şekeri çaya attı karıştırmaya başladı. Koğuştaki herkesin bakışları üzerindeydi. Namusunu korumak için cinayet işlediğinden koğuşun başköşesinde, ağanın yanında kendine bir yer verdiler. Ranzasını gösterdiler. Ranzanın üzerinde eski püskü şilteden başka bir şey yoktu. Hem çayını karıştırıyor, hem de düşünüyordu. Acaba karısını vurmakla yanlış mı yapmıştı? Başka bir yol yok muydu?
Bu düşüncelerle pazarda yürürken karşıdan gelmekte olan birisine çarptı. Adam öfkelendi:
“-Hemşehrim, dağda mı yürüyorsun? Önüne niçin bakmıyorsun? Niçin bu ormanları yakarlar da bunları salıverirler! Adam daha önüne bakmayı öğrenememiş, pazarda dolaşıyor!”
Harun mahcup oldu. Yerin yarılıp da kendini içine almasını istedi. Çaptığı kişi, iri yarı birisiydi. Kavga etmeye kalksa muhtemelen dayak yiyecekti. En iyisi alttan almaktı. Kendini toparladı.
“-Kusura bakma arkadaş, dalgınlık işte!” deyip geçti.
Pazardan alacaklarını alıp köye döndü. Gülizar, evin işlerini yapmakla meşguldü. Bir taraftan da söylenip duruyordu:
“-Kızların kocaman oldu, ellerini hiçbir işe sürdükleri yok! Ne zaman şu işi yapın desem, dersimiz var anne diye kaytarıyorlar! Yok yok, senin bu kızların adam olmaz!”
Kızlar birden Harun’un etrafını sardılar. Sırayla babalarını öptüler. Harun da çantasını açıp onlara birer çikolatalı gofret verdi. Gofretleri alınca teşekkür edip uzaklaştılar.
Harun’un gözü ev işlerini yapmakta olan Gülizar’da, bu gün Dursun’un söylediklerini düşündü. Gül gibi karısı, çocuklarının annesi dururken başkasına bakmak olur muydu? Böyle bir davranış dine, imana, insanlığa sığar mıydı?
Ama bir gerçeği de teslim etmek gerekirdi: Rus pazarında gördüğü kadınlar, Gülizar’dan daha alımlı ve cilveliydi. Duruşları, bakışları, yürüyüşleri adamın aklını başından alırdı. İnsan bir kere onlara bakmaya görsün, gözü başka kadın görmezdi!
Harun, bunları düşündüğü için kendi kendine kızdı. Gülizar, masayı hazırlamıştı. Yemeği yediler. Kızların üçü de televizyonun karşısına geçip, nefes almadan televizyon seyretmeye başlayınca, televizyonda yine bir “Şaban” filminin gösterildiğini anladılar. Gülizar da sofrayı toplayıp televizyonun karşısına geçti. Hep beraber filmi seyrettiler. Harun, gündüz yaşadıklarını unutmuş, çocuklarıyla şen kahkahalar atıyordu...
***
Harun şehre indiğinde, Rus pazarına yakın bir otelin önünde Dursun’u gördü. İki sarışın kadınla konuşuyordu. Elini kadınlardan birinin omuzuna atmıştı. Bir taraftan sigaralarının dumanını üflüyor, bir taraftan da sohbet ediyorlardı. Kadınlar, ara sıra şuh kahkahalar atıyordu.
Harun, Dursun’un yabancı kadınlarla düşüp kalktığını biliyordu. Ama güpegündüz sokak ortasında kadınlarla olan muhabbetine bir anlam veremedi. İçinden, “Bizim Dursun, yoldan tam çıkmış!” diye geçti. Yoluna devam ederken Dursun Harun’u fark etti.
“-Ne o Harun, selâm yok mu? Yoksa bu güzel bayanlardan mı korktun? Nereye böyle? Dünya işlerine koşarak yetişemezsin! Az da kendine zaman ayır!”
Harun istemese de Dursun’un yanına gitti. Dursun, elini kadının omzundan indirip beline doladı.
“-Bak seni dünya güzelleriyle tanıştırayım! Bu Olga, bu da Nataşa!”
Harun’un eli ayağına dolaştı. Dizleri titredi. Ağzı kurudu. Diliyle dudaklarını ıslattı. Önce Nataşa’nın uzattığı elini sıktı, sonra da Olga’nın...
Dursun, Harun’un kolunu tutarak otele yöneldi. Kadınları da içeri davet etti:
“-Burada, sokak ortasında ne duruyoruz? İçeri geçelim de bir şeyler içelim!”
Harun, tedirgin adımlarla içeri girdi. Buralar tekin yerler değildi! Kendisini bir gören olsa kim bilir neler söylerlerdi? Nereden de şu Dursun’a rastlamıştı? İçeriye girmeden bir an önce dışarı çıkmanın planlarını yapmaya başladı.
Otelin lobisinde oturdular. Görevliler Dursun’u tanıyordu. Kendilerine hoş geldiniz dediler. Olga, Dursun’un yanına oturdu. Nataşa da Harun’un yanına sokuldu! Sonra bacak bacak üstüne attılar. Mini minnacık etekleri kayboldu. Bacakları ortaya çıktı! Harun utancından kıpkırmızı kesildi. Bir an önce kendini dışarı atmak istedi.
“-Benim çok acele bir işim var Dursun! Hemen gitmeliyim! Köyde görüşürüz!” deyince Nataşa bozuk Türkçe’siyle müdahale etti:
“-Neden bu kadar acele ediyorsun koçum! Daha bir şey içmedin! Yoksa karından mı korkuyorsun? Korkma, biz söylemeyiz!” Sonra şuh bir kahkaha attı.
Harun, ne cevap vereceğini bilemedi. Bir kadının kendisiyle dalga geçmesini içine sindiremedi. İçinden bu günkü şansına da Dursun’a da lanetler yağdırdı. Kalkamadı, mecburen orada kaldı.
Gelen garsona içecek siparişi verdiler. Dursun ve kadınlar bira, Harun da meyve suyu istemişti. Biraz sonra siparişleri geldi. İçmeye başladılar. Nataşa, elini Harun’un omuzuna attı. Harun müdahale etmedi. Biraz sonra başını Harun’a yasladı. Cilve yaparak gözlerini Harun’un gözlerine dikti.
“-Ay tatlım, niçin böyle ürkek duruyorsun? Hadi rahatla biraz! Biz yamyam değiliz; adam yemeyiz! Yakışıklı ve güçlü bir erkeksin! Ne yalan söyleyeyim, sana kanım kaynadı! O çok kıymetli zamanından bana da biraz ayıramaz mısın? Seni dünyanın en mutlu erkeği yapayım!”
Kadın, resmen Harun’a asılmaya başlamıştı! Harun, cevap veremiyor, renkten renge giriyordu. İmdadına Dursun yetişti:
“-Sen canını sıkma Nataşa! Harun’la bir gün hazırlıklı geliriz! Sana istediğin kadar zaman ayırır! Ama şimdi işleri var, onları görecek. Bırakalım da gitsin!”
Harun, kendini otelden zor dışarı attı. Acaba kâbus mu görmüştü, yoksa yaşadıkları gerçek miydi?
Şimdiye kadar Gülizar’dan başkasını gözü görmeyen Harun’a bir şeyler olmaya başladı. Evde olur olmaz şeylerden dolayı huzursuzluk çıkarır oldu. Gülizar’a eskisi gibi iltifat etmiyordu. Hatta ara sıra onu azarlıyordu bile! Her şehre gidiş gelişinde huysuzluğu daha da artıyordu. Gülizar, bu değişikliğe bir anlam veremiyordu. Ama sebebini de soramıyordu.
Dursun, köyde kahvede rastladığı Harun’u tenha bir köşeye çekti.
“-Yarın şehre gidiyorum. Nataşa seni çok beğendi! İstersen seni de götüreyim?”
Harun, başını önüne eğdi. Artık eskisi gibi yüzü kızarmıyordu. Bu tür şeylere alışmaya başlamıştı. Gidip Nataşa’yla biraz gönül eğlendirse bundan ne çıkardı? Birçok erkek böyle yapmıyor muydu? Hem Nataşa’yla gönül eğlendirmekle Gülizar’dan boşanacak değildi ya! O, çocuklarının anasıydı. Onu hiçbir kadına değişmezdi! Onun yeri bambaşkaydı...
Harun, arkadaşlarından birçok kaçamak hikâyesi dinlemişti. Sarp sınır kapısı açılıp da sınır ötesinden alımlı kadınlar şehirleri doldurunca, birçok erkek onların peşine takılmıştı. Harun, başkalarına benzemezdi. O, kimseye takılamazdı! Belki bir iki kaçamağı olurdu o kadar! Tekrar evine, Gülizar’ına dönerdi.
Sonraki gün, Dursun’la şehre indiler. Birlikte otele gittiler. Nataşa’yla Olga onları görünce sevinç çığlığı attılar. Olga:
“-Nerde kaldınız Dursun? Sizi beklemekten yorulduk!” dedi.
Nataşa yine Harun’un yanına sokuldu. Cilve yapmaya başladı. Dursun, elini Olga’nın beline dolayıp merdivenleri çıkmaya başladı. Harun’a hâlâ ne duruyorsun anlamında bir kaş işareti yaparak gözden kayboldu. Çok geçmeden Harun’la Nataşa da yukarı çıktılar...
***
Harun yine sinirli bir şekilde şehirden eve geldi. Sabah kamyonetle gitmişti. Fakat kamyonetsiz köye dönmüştü. Gülizar merak etti:
“-Araba nerede Harun? Yoksa bir şey mi oldu?” diye sordu. Harun arabayı sattığını, Nataşalara para yetiştiremediğini söyleyemedi.
“-Sana ne arabadan! Sen kendi işlerine baksana! Erkek işine karışma!” diye Gülizar’ı azarladı.
Gülizar, akşam namazını kıldıktan sonra ellerini açıp kocasının eski hâline dönmesi için dua etti, Allah’a yalvardı.
Harun artık şehre çok sık gitmeye başladı. Bazen gidince birkaç gün köye dönmüyordu. Eve geldiğinde huysuzlaşıyor, kızlarını bile sevmiyor, okşamıyordu. Çocuklar, ürkek ceylan yavruları gibi babalarını uzaktan seyrediyorlar, sürekli azarlanan annelerine destek olmaya çalışıyorlardı.
Harun, içki içmeye de başlamıştı. Şehirden köye çoğu kez sarhoş dönüyordu.
Yine bir akşam zil zurna sarhoş eve geldi. Yatak odasına geçti. Elini zorla kaldırıp Gülizar’a gelmesi için açık kapıdan işaret etti. Gülizar, ağlamaklı bir şekilde odaya girdi. İçeri girer girmez Harun:
“-Altınlarını nerede sakladıysan çabuk çıkart! Hemen bana iki bilezik ver!” dedi. Gülizar:
“-Bileziği ne yapacaksın Harun’um? Niçin bu hallere düştük! Allah’ım sana ne yapmıştım da başıma bunlar geldi!”
Harun, Gülizar’ın yüzüne okkalı bir tokat patlattı.
“-Allah’ı karıştırma ulan! Ne diyorsam onu yap! Bana hemen iki bilezik getir!”
Gülizar güçsüz, Gülizar zayıf, Gülizar sahipsiz! Gülizar okuma yazma bilmez, kocasının isteğini emir bilir! Sandığı açıp Harun’un istediği bilezikleri verdi.
Kısa sürede bütün bilezikler bitti. Sırada diğer altınlar vardı. Onlar da tükendi. Onlarla birlikte Gülizar da tükendi!
Harun’un kendisini dövdüğü bir gün hiç istemediği bir şeyi yaptı. Kocasına beddua etti. Allah’ından bulursun inşallah! Dedi.
Harun, babasından kendisine kalan daireleri de sattı. Köydeki yerler para etmediği için sadece onlar kaldı. Günlerinin çoğu şehirde yabancı uyruklu kadınlarla geçiyordu. Ara sıra Dursun’la da karşılaşıyordu.
Dursun, köyden başkalarını da Nataşalarla tanıştırmıştı. Onun geçim yolu buydu. Muhabbet tellallığı yapıyordu!
Dursun, Rus pazarına yakın bir yerde Harun’u ayakta duramaz görünce, eliyle çenesinden tutarak başını yukarı kaldırdı.
“-Ulan akılsız Harun! Biz seni biraz gönül eğlendiresin diye Nataşa’yla tanıştırdık! Sen bütün varını yoğunu onlarla yedin! Bu kadar aptal olduğunu bilsem, böyle bir şey yapar mıydım? Senin yüzünden kendimi suçlamaya başladım! Vicdan azabı çekiyorum! Tüh sana! Yazıklar olsun! Köye dön! Çoluk çocuğun seni bekliyor!”
Harun ne yaptığını bilmiyordu. Şuuru alkol yüzünden kapalıydı. Dursun’un elini itti. Dursun çekip gidince o da yürümeye devam etti. Hemen oracıkta alt geçit vardı. Karşıya geçecekti. Ama o alt geçidin farkında bile değildi. Nerede olduğunu, ne yaptığını da bilmiyordu. Yolun ortasına kadar gitti.
Önce büyük bir gürültü duyuldu. Sonra acı firen sesleri... Trafik durdu. Arabasından inen, yolda yatmakta olan adamın etrafını çevirdi. Nataşa da geldi. Yerde yatmakta olan Harun’a baktı. Hiçbir şey olmamış gibi oteline gitti. Birisi yerde yatan kişiye doğru eğildi. Nabzını tuttu. Boyun damarlarını kontrol etti.
“-Ben doktorum. Maalesef ölmüş!” dedi.
Herkes, kazanın nasıl olduğunu birbirine anlatıyordu. Polis ve ambulans geldi. Kimlik tespiti yapıldı. Yakınlarına haber verildi.
Cenazeyi önce hastaneye götürdüler. Morga koydular. Morgda fazla kalmadı, yakınları gelip aldı. Bir gün sonra da köyde defnedildi.
Geriye dul bir kadın ve sahipsiz üç kız çocuğu kaldı...
Hasan BEŞER
Not: Bu hikaye GENÇ HEKİM Dergisinin Nisan 2010 sayısında yayınlanmıştır.

  Kaynak veya Yazar :  Hasan Beşer

  BU HİKAYEYİ SOSYAL PAYLAŞIM SİTELERİNDE PAYLAŞ



  BU HİKAYEYE SİZDE YORUMDA BULUNUN

Bu HİKAYE'ye yorum yapabilmek için Üye olmalısınız ...!

  BU HİKAYEYE YAPILAN YORUMLAR
Arif Odabaş
Şiirden Gönüle Giden Yol
AsLi M KaRa
Parmaklarin Sessiz Cigliklari
Fatma AYDIN YENİ
Kırık kalem...
Hasan Beşer
GÖNÜL PENCERESİ
Mehmet Atar
Ozan Gözüyle Ozan Sözüyle
Sevim Aydin
Kalemim Kanayinca
Yasemin ÜNLÜ
Söz Yaşları

|Halil Aktas |"Bir Sevgi istiyorum"|

kenan
Y@ReNN__
yalnızkalp
hayal
orhan özakyüz
cilgin
sevgipinari
turgut
Fatma YILMAZ
kral-matador
KARDELEN - 662
Blog Nedir? - 496
Çanakkale Zaferi - 493
Mevlid Kandili Duası - 478
CANLI TV - 435


ANA SAYFA KİTAP DUNYASI ÖLÜMSÜZLER HABERLER DENEMELER HİKAYELER ŞİİRLER İLETİŞİM

(c) gonulvadisi.net, 2009. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece gonulvadisi.net'e aittir. Sitemizde yer alan şiir, hikaye, deneme, blog, makale, video vb tüm kaynakların telif hakları şair-yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Web Tasarım & Yazılım | DEFAULTWEB