“-Burası kurallar ülkesidir. Herkes kurallara uymak mecburiyetindedir!” dedi kardeşim.
Hem kardeşimi dinliyor hem de henüz yeni geldiğim bir ülkeyi tanımaya çalışıyorum. Dümdüz bir ovada ilerliyoruz. Yolun her iki tarafı ağaçlarla kaplı. Pürüzsüz bir asfalt. Yol altımızdan adeta kayıyor. Hannover'den yaklaşık 60 km. uzakta bir kasabaya, Sulingen’e gideceğiz. Arabanın teybinde mehter çalmaya devam ediyor. Yeğenlerim ilk şaşkınlıklarını üzerlerinden atmışlar. Kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlar.
Birden aklıma Faruk Nafiz’in Han Duvarları’ndaki “Gidiyorum, içimde gurbeti duya duya” mısrası geliyor. Gidiyoruz... Hem de bana meçhul olan bir istikamete doğru gidiyoruz!
Kardeşim memleketten havadisler soruyor. Herkesin iyi olduğunu söylüyorum. Geniş tarım alanlarından geçiyoruz. Birden burnumun direğini yakan çok kötü bir koku hissediyorum. Sebebini sordum. Kardeşim, hayvan gübrelerinin sulanarak tarım alanlarına verildiğini söyledi.
“-Buraya muhtemelen domuz çiftliklerinden gübre getirmişler; onun için böyle pis kokuyor!” diye ilave etti.
Ihlamur ağaçlarının altında ilerliyoruz. Ağaçlar çiçeğe durmuş. Arabanın camını açtım. Mis gibi ıhlamur kokusu arabanın içine doldu.
Daha sonra hep bu güzel kokuyu hissettim. Almanlar her yere ıhlamur ağacı dikmişler. Hatta aşk şarkılarının birçoğunda ıhlamur ağacı var.
Benim yaşadığım şehirde belediye her yere akasya ağacı dikmiş. Bizim kültürümüzle alakası olmayan bu çöl ağacının şehirlerimizde ne işi var, hâlâ anlamış değilim!
“-Yaklaştık, on dakika sonra evdeyiz.” dedi kardeşim.
Heyecanlandım. Yaklaşık on dakika sonra, kardeşimin bin bir emek ve zahmetle yaptırdığı evde olacaktık. Kardeşimin nasıl bir evde yaşadığını merak ediyordum.
Nihayet yolculuğumuz bitti. Kiremit rengi tuğlalarla kaplı bir sokağa girdik. Evler karşı sıra dizilmiş. Hepsinde mükemmel bir mimari ve işçilik var.
Birden kendi oturduğum mahalleyi düşünüyorum: Yolları çukurlarla dolu! Evler rasgele sıralanmış. Şehir planlaması yapıldığını, yapılmışsa buna uyulduğunu söylemek mümkün değil!
Arabanın sesini duyan kardeşimin eşi Fatma bizi kapıda karşıladı. Çocuklar büyük bir sevinçle arabadan indiler. Türkiye’den bir misafir, hem de amcalarını getirmenin gururuyla annelerine baktılar! Bu halleri uzun sürmedi. Hemencecik kendi dünyalarına dönüp ortadan kayboldular! Çoktan kay kaylarının üzerinde evin etrafında dönmeye başlamışlardı bile...
İçeri geçtik. Fatma masayı hazırlamış; bizi buyur etti. Hem yemeğimizi yedik, hem memleketten konuştuk.
Almanya’da tanıştığım pek çok Türk orada yer yurt sahibi olmuş. Fakat hepsinde buruk bir gurbet acısı var. Şairin dediği gibi “Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde!” yaklaşımı hepsinin içine sinmiş! Kendilerini gurbette ve yalnız hissediyorlar! Devletimizin kendileriyle sadece döviz gerektiği zaman ilgilendiğini söylüyorlar.
Bana göre biraz haksızlık ediyorlar. Devletimiz oralara öğretmen, din adamı göndermiş. Oradaki vatandaşlarımızın ihtiyaçlarını imkânlar ölçüsünde karşılamaya çalışmış. İnsanların en iyisini istemek elbette ki hakkı, ama devletimizin imkânları da belli!
“-Yiyen çok, onun için ülkemiz iflah olmuyor!” diyor Dr. İbrahim Bey. “Düzgün bir yönetim, en geç on yıl içinde ülkemizi gelişmiş batı ülkeleri seviyesine çıkarır!” diye ilâve ediyor.
Dr. İbrahim Bey, yaklaşık otuz senedir Almanya’da yaşıyor. Kardeşimin komşusu. Hem Türkler hem de Almanlar tarafından çok seviliyor. Hoş sohbet, gün görmüş bir insan. Türkiye’deki sistemin iyi işletilemediğinden şikâyetçi. Vatan sevgisiyle dolu yüreği, geri kalış sebeplerimizi düşündükçe hüzünle çarpıyor.
“-Devlet işine girmek için çalmadık kapı, denemedik yol bırakmayan, işe girdikten sonra da işini doğru yapmayıp istismara sebep olan çok!” diyor Dr. İbrahim Bey.
Sohbetlerimiz esnasında ilginç bir hatırasını anlatıyor:
“-1972’de Türkiye’de küçük bir ilçede pratisyen hekim olarak göreve başladım. Ali isminde cin gibi bir hizmetlimiz vardı. Muayene için gelen hastaları odaya alıyor, odamızın temizliğini yapıyor, bütün işlerimizde bize yardımcı oluyordu.
Aradan yıllar geçti. Almanya’da ihtisas yapıp çalışmaya başladım. Bir hafta sonu bir yakınımı ziyaret için Hollanda’ya gittim. Kendisini her zamanki gibi Türklerin sahibi olduğu bir lokalde buldum. Oturduk. Çaylarımız geldi. Çayımdan bir iki yudum almıştım ki yan masada oturan birisinin beni dikkatle süzdüğünü fark ettim. Benim de kendisine baktığımı görünce cesaretini toplayıp masamıza geldi. Büyük bir sıcaklıkla boynuma sarıldı. Ben pek bir şey anlamadım, ama bozuntuya da vermedim. Yakımın, gelen şahsı masamıza davet etti. O da bu davete icabet edip oturdu. Oturur oturmaz da “Doktor Bey, çok sağ ol; Türkiye’ye geldiğim her iznimde çok yardımcı oldunuz. Bana az mı rapor verdiniz!” demez mi! Birden meseleyi anlayamadım, ama biraz düşününce bu raporların bizim hizmetli Ali tarafından düzenlendiğini anladım. Ali, kim bilir bu yolla işçilerimizden ne kadar para almıştır? Bunları düşündükçe içimde bir eziklik hissettim. Ama işçi yurttaşımıza da gerçeği söyleyemedim. ”
***
Çan kulesi, bizim minarelerimiz kadar olmasa da oldukça yüksek, kasabanın en büyük tarihi kilisesinin önünde durduk. Kilisenin hemen yanında ücretsiz bir otopark var. İbadet için gelen insanlar arabalarını rahatlıkla park edebilecekleri bir yer. Onun hemen karşısında Yunanlıların işlettiği bir meyhane. Meyhaneden bir bina ötede de cami...
“-Burası hem kurallar hem de demokrasi ülkesi. İsteyen camiye, isteyen kiliseye, isteyen de meyhaneye gider! Kimse kimsenin işine karışmaz!” diye devam etti kardeşim.
İtiraz ettim. Türk milletinin bu konuda bütün dünyaya örnek olduğunu tarihi gerçeklerden hareketle anlattım. Bunun yaşayan örneklerini Türkiye’nin her yerinde görmenin mümkün olduğunu söyledim. Kardeşim ikna oldu.
Ah ülkemin güzellikleri... Onları buralarda görmek çok zor. Lakin biz o güzelliklerden istifade etmeyi bilmiyoruz. Almanlar, en küçük fırsatları değerlendirmeyi bilen bir millet. Yıkılan Berlin duvarının küçük parçalarını, hatıra eşya niyetine satmışlar. Bu işten çok iyi para kazananlar olmuş!
Kardeşim, Almanya’nın çok önemli bir düsturuna işaret ediyor: “Almanya’da çalışıp ürettiğin müddetçe çok değerlisin. Almanya’nın sloganı: ‘Çalış, üret, tüket’tir. Çalışacak, üretecek ve tüketeceksin ki sistem işlesin!”
Kardeşimle Bremen’e gittik. Almanya’da gezdiğim bütün kentler birbirine benziyor. Mimari özellikler yüzyıllardan beri aynı: Düzgün alt yapı, geniş cadde ve sokaklar, birbirine çok benzeyen binalar...
Kardeşim Mehmet:
“-Çocukken okul kitaplarımızda masalını zevkle okuduğumuz Bremen Mızıkacıları’na seni götüreyim.” diyince itiraz etmedim. Çocukluğumdan beri görmek istediğim Bremen Mızıkacıları’nı nihayet yakından görme imkânını yakalamıştım. Yürümeye başladık.
Geniş cadde ve sokakları yürüyerek geçtik. Büyük bir alış veriş merkezinin yanı başında tarihi iki binanın yanında durduk. Çocukluğumuzun masal kahramanları artık karşımızdaydı. Sağda gri taşlarla örülmüş bir bina, solda da kırmızı tuğlalardan yapılmış bir başka bina... İkisinin arasında mızıkacıların heykeli. En altta eşek, onun üstünde köpek, köpeğin üstünde maymun, en üstte de horoz... Kartpostalların devasa heykeli, doğrusu beni hayal kırıklığına uğrattı: Heykelin boyu bir adam boyu var ya da yok! Ama fotoğraf hilesiyle birkaç katlı bina boyutlarında görünüyorlar.
Bremen Mızıkacıları’nın önünde bir hatıra fotoğrafı çektirip ayrıldık. Yolda yürürken birçok insanın Türkçe konuştuğuna şahit oldum. Gurbette Türkçe’min musikisini duymak beni mest etti.
Yol üstünde bir Türk bakkalına uğradık. Dükkânda, “Ay dost!...” diye başlayan yanık bir bozlak beni olduğum yere adeta çiviledi. Türkü bitince çıktık.
“Türk’ü söyler türküler.” Ah türkülerimiz... Bizi anlatan türkülerimiz... Onları memleketten binlerce kilometre uzakta dinlemek ne kadar etkileyici...
Almanlar, ana yolların etrafını ağaçlandırmışlar. Uçsuz bucaksız yollarda ilerlerken sık sık 3 km, 5 km boyunca geyik çıkabilir levhalarıyla karşılaştık.
Almanya’da kaldığım süre zarfında geyik görmedim ama binlerce tavşan gördüm. Her yerde karşımıza çıkan tavşanların, çil kekliklerin, hatta sığırcıkların ülkemdeki hayvanlara göre ne kadar şanslı olduklarını düşündüm! Bizde, doğal hayat, maalesef bilinçsizce yok ediliyor. Kimse de buna dur demiyor! Ama Almanya’da doğal hayata zarar vermek mümkün mü? Özgürce gezen yabani hayvanlara “kışşş” demek bile cesaret ister! Herkes kurallara uyuyor. Kardeşim:
“-Burada yerin kulağı, binaların ve ağaçların gözü vardır!” diyor.
Tavşanların nasıl bu kadar arsız olduklarını anlıyorum!
***
Kardeşim beni bir çilek tarlasına götürdü. Dört beş dönüm büyüklüğünde bir tarla. Tarlaya yaklaşınca burnumuza mis gibi çilek kokusu gelmeye başladı. Arabanın bagajından iki plastik kova çıkardık. Tarlanın sahibi, tarlanın girişinde küçük bir kulübe yaptırmış. Gelen müşterilerini orada karşılıyor. Küçük bir tezgâhı, tezgâhın üstünde de bir terazisi var. Kovaların daralarını aldırdık. Tarla sahibiyle kardeşim bir şeyler konuştular. Pek anlayamadım. “Bir lisan, bir insan” sözünün ne kadar doğru olduğunu Almanya’da daha iyi anladım. Tarla sahibiyle konuşması bitince kardeşim bana döndü:
“-Tarlaya gidelim. Çileklerin olgunlarından seçip kovaları çilekle dolduracağız. Bu arada yiyebildiğin kadar ye, kimse bir şey demez!” dedi.
“-Yok olmaz!” dedim. “Bizim atalarımız, akına çıktıklarında yedikleri üzümün parasını asmasının dibine bırakmışlar. Başkasının hakkını yemek bize yakışmaz!” diye ilave ettim. Kardeşim burada usulün böyle olduğunu söyledi...
Kovalarımızı çilekle doldurduk. Tarla sahibinin kulübesine geldik. Bizi güler yüzle karşıladı. Tarla sahibi 40-45 yaşlarında, oldukça kilolu bir bayan. Kardeşim, gelişmiş ülkelerde kilo sorunun oldukça fazla olduğuna işaret ediyor.
O anda ülkemde çöplüklerden ekmek toplamak zorunda kalan, bir deri bir kemik kalmış insanlarımızı düşündüm. Afrika’da her yıl açlıktan ölen binlerce insan geldi gözümün önüne. Kahroldum...
Çilekleri tartan bayan, hemen hesap makinesini alıp borcumuzu söyledi. Kardeşim bayanın parasını verdi. Teşekkür edip ayrıldık.
Ülkemizdeki bunca tarım arazisini değerlendirmeyi becerememişiz. Atıl duran binlerce dönüm mümbit arazimiz bize çok şey kaybettirmiş de biz bir şey anlamamışız! Atıl ve atalet arasında düğümlenip kalmışız!
***
Kardeşimle THY’nın Hannover bürosuna gittik. Büro, bir iş merkezinin beşinci katında. Oldukça iyi korunuyor.
Geri dönüş tarihi için biletimi onaylattım. Biletimi alıp cebime koydum. Almanya’da bir hafta daha kalacaktım. Bir hafta sonra kardeşim de okuldaki görevine dönecek. Kardeşimin “kal” ısrarlarına,
“-Böylesi daha iyi. Ben de okulumdaki görevime döneceğim .” diye cevap verdim.
Almanya’daki bir aylık süre çabucak bitti. Gelişimde beni büyük bir sevinçle karşılayan yeğenlerim dönüş hazırlıklarına başlayınca hayli üzüldüler.
“-Seneye siz de Türkiye’ye tatile geleceksiniz.” diye onları teselli etmeye çalıştım.
Kardeşim beni havaalanından yolcu etti. Biraz buruk ama sevinçle uçağa bindim.
Havalandık ve tekrar bulutların üstüne çıktık.