Bir şiir kitabı, dünyevî “Hevâ”larla dolu bireyin insan olma sürecini aşama aşama ancak bu kadar yansıtabilir:
Her şey çok güzeldir ilk başlarda… Anamızın dizinin dibinde, babamızın gözünün önünde korunaklı bir hayatı yaşarız gerçekleri bilmeden. Hayatın kendisi başlı başına bir oyun geldiği için bize, var olanlar oyuncakmış gibi gelir küçük beynimizde… O an için doyurucu hoş “Nevâ”larla dolar özümüz ama asla doymaz gözümüz!
Sonra büyürüz veya biz öyle zannederiz. Büyümüştür elbette ellerimiz, büyümüştür gözlerimiz. Hep büyük şeyler istemeye başlarız. Büyük istedikçe küçülenin öz yüreğimiz olduğunu düşünemeyiz çok zaman. Allah’tan yana yakıla dilediğimiz sonunda “Revâ”mız olur; Leyla diye sarılırız, acılardan soruluruz.
Ve yoruluruz. Dostları anımsarız çoktan unuttuğumuz. Sığınırız eskinin en emin limanlarına, duru sularda salınırız. Ay ışığı dolar yakamoz dolu sulara, yosun kokusu soluruz. Sarıldığımız dalları, güvendiğimiz ve sonra da gücendiğimiz dağları anlatırız gecelerce ve birbirimize. Anılardan acılara “Devâ” olur sohbetimiz.
Sonunda duruluruz: Çocukluğumuzda nasıl her şeyi oyun sanıyorsak ve her şeyi oyuncak; yine başa döneriz. Ancak bu sefer tüm oyunlardan usanarak, tüm oyuncakları kırarak, kendimizi yok sayarak “yol”a düşeriz. Yolda iken fark eden o yolcunun “Hevâ” ile üflediği neyin “Hevâ”larıdır bu şiirler…
Gittikçe derinleşen bir derya gibi sizi içine alıverecek bu şiirlerin şairi; Türk şiirine yeni -belki de unuttuğumuz- bir “nefes” getirmiştir. Duygusallığın girdabında boğmadan duyguyu, gerçekliğin çölünde tüketmeden gerçeği vererek ve bu iki unsuru birleştirerek adeta insanın akıl ve gönül, ruh ve beden bileşimini şiirinde yansıtmıştır.
“Gerçek” şiir okurunun, bütün bu “fark”ları hemen algılayacağından en ufak bir şüphemiz yoktur.
Şimdi susalım: Söz şairin!